Wood Mackenzie Uyardı: 2028'de Küresel Lityum Krizi Kapıda
Wood Mackenzie raporuna göre artan elektrikli araç talebiyle 2028'de lityum arzında ciddi bir açık bekleniyor. Bu kriz, Türkiye'nin yerli batarya yatırımlarını vurabilir.
Wood Mackenzie’nin yayımladığı son Enerji Dönüşümü Görünümü raporu, küresel lityum talebinin 2050 yılına kadar 13,2 milyon tona ulaşacağını ortaya koyuyor. Bu değer sektördeki mevcut temel senaryo beklentilerinin tam iki katı. İklim hedeflerine sadık kalınması halinde arz açığının 2028 yılında kapımızı çalacağı raporda net bir şekilde ifade ediliyor. Küresel otomotiv endüstrisi bu daralmaya kesinlikle hazır değil.
Ortada 276 milyar dolarlık devasa bir yatırım faturası var. Net sıfır hedefine ulaşmak için gereken lityum miktarını piyasaya sürmenin bedeli bu. Sektör temsilcilerinin çoğu hala lityum fiyatlarının geçmişteki gibi düşük kalacağını hayal ediyor. Oysa Wood Mackenzie Araştırma Direktörü Allan Pedersen piyasanın arz sıkışıklığına beklenenden çok daha erken gireceğini açıkça söylüyor.
Krizin 2028 gibi çok yakın bir tarihte patlak verecek olmasının sebebi madencilik sektörünün hantallığında gizli. Yeni bir lityum madeninin keşfinden ticari üretime geçmesi ortalama beş ila yedi yıl sürüyor. Bugün onaylanan yatırımlar ancak 2030’ların ortasında pazara ürün sunabilecek. Elektrikli araç pazarındaki büyüme ise bu ağır işleyen çarkları bekleyecek lükse sahip değil. Bu kadar basit.
Elektrikli araçlar tek başına küresel lityum tüketiminin yüzde 72 ile 80’i arasında bir payını oluşturuyor. 2040 yılına gelindiğinde satılan araçların büyük çoğunluğu sadece bataryadan güç alacak. Sadece binek otomobiller değil hafif ticari araçlar ve ağır vasıtalar da bu dönüşümün içinde. Her yeni model lansmanı yeraltındaki maden yatakları üzerindeki baskıyı biraz daha artırıyor.
Bütün bunların yanında enerji depolama sistemleri gerçeği var. Rapor şebeke ölçeğindeki dev bataryaların ‘uyuyan dev’ olduğunu ve lityum talebinde her yıl yüzde 6 ile 7 oranında büyüme yaratacağını belirtiyor. Güneş ve rüzgar enerjisi santralleri şebekeyi dengelemek için devasa batarya tarlalarına ihtiyaç duyuyor. Otomotiv üreticileri artık sadece kendi aralarında değil enerji şirketleriyle de aynı hammadde için rekabet etmek zorunda.
Geri dönüşüm tesislerinin bu krizi kısa vadede çözeceği inancı tamamen yersiz. Geri dönüştürülmüş lityum arzı yıllık yüzde 13 ile 16 oranında büyüse de bu çaba talebi karşılamakta yetersiz kalıyor. Anlamlı bir hammadde kaynağına ulaşmak için milyonlarca elektrikli aracın batarya ömrünü doldurup hurdaya çıkması gereken 2040’lı yılları beklemek zorundayız. Krizin tırmanacağı 2028 yılında geri dönüşüm bir cankurtaran olamayacak.
Küresel lityum işleme kapasitesinin coğrafi dağılımı ayrı bir felaket senaryosu. Çin dünyadaki belirlenmiş lityum rezervlerinin sadece küçük bir kısmına sahip olmasına rağmen küresel işleme kapasitesinin yüzde 70’inden fazlasını kontrol ediyor. Avustralya ve Şili topraktan çıkardıkları hammaddeyi bataryalara uygun kimyasallar haline getirmek için Asya tesislerine mahkum. Batılı otomotiv devlerinin tedarik zincirindeki bu kırılganlık siyasi bir kriz anında bantları doğrudan durdurma riski taşıyor.
Bu tablo Türkiye’nin elektrikli araç ve yerli batarya yatırımları için doğrudan bir tehdit oluşturuyor. Togg’un Siro ile kurduğu hücre üretim tesisi ve Ford Otosan’ın batarya montaj operasyonları tam da bu krizin patlak vereceği döneme denk gelen büyüme hedeflerine sahip. Yerli üretim hücresi yapabilmek için lityum karbonat veya lityum hidroksite kesintisiz erişim sağlamak şart. Eğer uzun vadeli tedarik anlaşmaları bugünden yapılmazsa 2028’de fabrikalara girecek hammadde bulunamayacak.
Türkiye’nin kendi içinde yeterli lityum rezervine sahip olmaması durumu daha da zorlaştırıyor. Bor atıklarından lityum üretme çabaları takdire şayan olsa da otomotiv endüstrisinin ihtiyaç duyduğu yüz binlerce tonluk ölçeğe ulaşmaktan çok uzak. Pilot tesislerde üretilen birkaç tonluk kapasite ile gigafabrikaları beslemek imkansız. Ana sanayi bu gerçeği kabullenip küresel maden şirketleriyle stratejik ortaklıklara yönelmek zorunda.
Lityum arzındaki daralma doğrudan batarya hücre maliyetlerine yansıyacak. Son iki yılda lityum fiyatlarında yaşanan geçici düşüş eğilimi otomotivcilere sahte bir güven verdi. 2028’deki beklenen arz açığı hammadde fiyatlarını yeniden rekor seviyelere fırlatacak. Üretim maliyetleri arttığında faturayı her zaman tüketici öder.
‘Uygun fiyatlı elektrikli araç’ planları bu noktada büyük yara alıyor. Sektör son dönemde B segmenti elektrikli modellerle kitlelere ulaşmayı hedefliyordu. Batarya maliyetleri yukarı yönlü kırıldığında bu giriş seviyesi araçların zaten kısıtlı olan kâr marjı sıfıra inecek. Maliyet kurtarmadığı için pek çok modelin üretimi iptal edilecek.
Otomotiv şirketlerinin ellerindeki tek çare farklı batarya kimyalarına yönelmek gibi görünebilir. Sodyum iyon bataryalar maliyetleri düşürmek için lityumsuz bir alternatif olarak sunuluyor. Ne var ki sodyum iyon teknolojisi henüz emekleme aşamasında, enerji yoğunluğu düşük ve menzil talep eden tüketiciler için yetersiz. Lityum içeren mevcut kimyaların tamamı ise nihayetinde aynı darboğaza takılıyor.
Rapordaki ‘Gecikmiş Dönüşüm’ senaryosu bile sektörü kurtarmaya yetmiyor. Hükümetler iklim politikalarını yumuşatsa ve elektrikli araçlara geçiş yavaşlasa dahi 2037 yılında lityum açığı kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor. Ortada sorunun etrafından dolaşma şansı yok. İçinde bulunduğumuz sistem er ya da geç bu hammadde duvarına çarpacak.
Bazı devler tehlikenin farkında ve önlemini çoktan alıyor. Tesla gibi üreticiler kendi lityum rafinerilerini kurarak veya maden şirketlerinden doğrudan hisse alarak tedarik zincirini kontrol altına almaya çalışıyor. Sektörün geneli ise hala eski usul taşeron tedarik yöntemlerine bel bağlamış durumda. Bu rehavetin bedeli parça bekleyen robotlar ve boş üretim bantları olacak.